Günün Ayet ve Hadisi

  • Hazreti Fatıma (s.a): "Ey Ebu'l-Hasan! Senin karşılayamayacağın şeyi senden istemekten Allah'a haya ederim."

0
0
0
s2smodern
  • Soru: İçeriği görmek için tıklayın.

  • Ayrıntılı Cevap:

    Sizin de belirttiğiniz gibi Ehl-i Sünnet âlimlerinden büyük bir kısmı Resulullah'ın da bazen içtihad yaptığı ve hatta bazen içtihadında hata yaptığı hususunda ısrarlıdırlar. Şimdi bu iddianın cevabına geçmeden önce bu tür düşünenlerden bazılarının görüşlerini örnek olarak zikredip daha sonra geniş ve etraflı bir şekilde meseleyi ele alıp cevaplandırmaya çalışacağız inşaallah:

     

    Büyük Sünni alimlerden Amidî, "El-Ahkâm" kitabında şöyle diyor:

    "Ulema arasında tartışılan bir konu da şudur: Acaba Kur'ân'ın açık hükmü bulunmadığı yerlerde Peygamber (s.a.a) kendi re'y ve içtihadına göre mi hareket  ediyordu yoksa...?"

    Ahmed b.Hanbel, Kadı Ebu Yusuf, İmam Şafii ve diğer bir çok Şafii alimi, Kadı Abdülcabbar, Ebu Hüseyin Basrî, açık bir Kur'ânî âyet bulunmadığı yerlerde Allah Resulü'nün kendi içtihad ve re'yine göre amel ettiği görüşünü benimsemişlerdir...

    Sonra şöyle devam ediyor Amidi: "Biz de aynı görüşteyiz; zira bu hem aklen mümkündür hem de bu şekilde içtihad Peygamber'den nakledilmiştir!!" (1)

    Kitabın bir başka yerinde ise şöyle diyor: "Peygamber'in içtihad yaptığını söyleyenler şu noktada ihtilaf etmişlerdir ki; acaba Peygamber'in, yaptığı içtihatta hata yapması da mümkün müdür?

    Bazıları Peygamber'in içtihadında hata yapmasının mümkün olmadığını savunmuşlarsa da bizim ashabımızın (mezhep mensuplarımızın) çoğu, Hambeliler, hadis ehli, Cibaî ve Mutezile'den bir grup Peygamber (s.a.a)'in içtihadında hata yapabileceği kanısındalar." (2)

    Afganlı alim Doktor Musa Tevana, el-Ezher için yazdığı ve mümtaz dereceyle kabul edilen "El-İçtihad..." adlı tezinde: "İslam'da içtihad olgusu bizzat Resulullah'ın kendisiyle başlamıştır. Peygamber (s.a.a) risaletin tebliğiyle ilgili olmayan konularda içtihad yapıyordu" diyor ve hurmaların aşılanması olayını delil gösteriyor. (Bu olay ve cevabına makalenin son bölümünde yer vereceğiz inşallah.)

    Şeyh Muhammed Abduh'un bu konudaki görüşü ise şöyledir; "Bizim Peygamber'imiz ve diğer Peygamberlerin vahiy olmayan yerlerde içtihad da yaptıkları hatta içtihatlarında hata yaptıkları vakidir. Evet bütün Müslümanların ittifak ettikleri husus vahyin tebliği, beyanı ve ona amel konusunda Peygamberlerin masum oluşudur. Bunun (Peygamberlerin hatalı içtihadını) teyit eden delil Talha'nın hurmaları aşılama konusunda naklettiği hadistir." (3)

    Yine Ehl-i sünnetin meşhur kelamcılarından "Fazıl Kuşcî" ikinci halifenin Mut'ayı nehyettiği ve bu konuda Resulullah'a muhalefet edip etmediğinden bahsederken şöyle diyor: "Ömer'in bu konuda Resulullah'a muhalif kalması kesinlikle eleştirilemez. Zira içtihadi konularda bir müçtehidin diğer bir müçtehide muhalefeti yeni bir şey değildir ki!!" (4)

    Ve bilahare Kâz-il Kuzât "El-Muğni" adlı eserinde şöyle yazıyor: "Peygamber (s.a.a) dünyevi işlerde ve olaylarda kendi içtihadına dayanarak hüküm veriyordu. Onun bütün hükümlerini, emir ve nehiylerini şer'i konularda olduğu gibi vahye dayandırmamıza gerek yoktur; "Sonra şöyle ekliyor: Peygamber vefat ettikten sonra başka müctehidlerin onun içtihadına muhalefet etmeleri de caizdir. Gerçi yaşadığı zaman onun içtihadı başkalarınınkinden daha iyidir. Sonra şöyle devam ediyor: "Aslında Ömer'in Usame'nin ordusuna katılmaktan çekilmesi de işte böyle bir içtihattan kaynaklanmıştır. Zira onun teşhisine göre o şartlarda, onun orduya katılmaması katılmasından daha önemliydi!!" (5)

    Günümüzdeki yazarlar ve düşünürlerin eserlerinde de sık sık bu düşüncenin izlerine rastlamak mümkündür.

    Biz Ehl-i Beyt mektebinin bu konudaki görüşünü aktarabilmek ve mezkur görüşlere genel bir cevap verebilmek için bu konuyu üç bölümde ele almaya çalışacağız.

    a)- Bazı Kur'ân ayetlerine ve hadislere dayanarak Allah Resulü'nün  mutlak bir şekilde vahiyle yönlendirildiği ve hüküm, emir ve nehiy özelliği taşıyan her konuda vahye dayanarak hareket ettiğini açıklamaya çalışacağız.

    b)- İkinci bölümde Resulullah'a sadece Kur'ânî değil, gayri Kur'ânî vahiylerin de indiği ve bunu bizzat Kur'ân ve hadislerin teyit ettiğini bazı ayet ve hadislere dayanarak kanıtlamaya çalışacağız.

    c)- Üçüncü bölümde de güya Resulullah'ın içtihad yapıp da hata yaptığına gösterilen bazı delilleri cevaplandıracağız inşallah.

     

    A)- MASUM PEYGAMBER

     

    Ehl-i Beyt Mektebi'ne göre Allah Resulü (s.a.a)'in Müslümanlar için düstur niteliği taşıyan bütün emir ve nehiyleri, bir başka deyişle "Sünnet-i Nebevî" tümüyle vahiydir veya vahiyden istifade edilmiştir. Bu yüzden onda içtihad, re'y, kıyas, istihsan gibi şeylerin yeri yoktur. Bir çok hadisten istifade edildiği üzere Resul-i Ekrem (s.a.a), hakkında vahiy nazil olmayan bir konuda kendisine bir şey sorulduğu zaman cevap vermez ve vahyin inmesini beklerdi.

    Nitekim Kur'ân'ı Kerim de herhangi bir istisna koymadan: "O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz; O (söyledikleri) ancak vahy olunan bir vahiydir." (Necm / 3-4) buyurmaktadır. Veya bir başka ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "De ki "Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum; gaybı da (Allah bildirmeden) bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahy edilene uyarım..." (Enam / 50)

    Yunus Sûresi, 15. ayet de aynı muhtevayı ifade etmektedir. Aynı gerçeği Hak Teala bir başka ayetinde şu cümlelerle açıklıyor: "Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin..." (Nisa / 105)

    Bütün bu ayetlerden Allah Resulü'nün verdiği bütün hükümlerin, birer ilahi vahiy olduğunu ve onun kendi indinden herhangi bir emir veya nehiyde ve şer'i bir açıklamada bulunmadığı apaçık ortadadır. Zaten böyle olsaydı, Allah-u Teala mutlak bir şekilde Resulüne itaat etmeyi ümmete muhtelif ayetlerinde farz kılar mıydı? (6) Veya yine hiçbir kayıt koymadan:"...Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan sakınıp-korkun..." (Haşr / 7) buyurur muydu? Yahut: "Ey iman edenler; Allah'a itaat edin; Peygamber'e itaat edin; ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve Resulüne döndürün şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız..." (Nisa / 59) ayetinde ise Peygambere itaatin Allah'a itaat olduğunu, Müslümanların ihtilaflarda ve sorunlardaki başvurmaları gereken merci olduğunu bildirir miydi? Ve bilahare Allah'a ve ahiret gününe gerçek imanın baş şartının Allah'a ve Resulüne itaat edip, onu dinin baş vurulacak gerçek mercii olarak tanıtır mıydı?!

    Eğer Peygamber müçtehid olsaydı bir müçtehidin diğer bir müçtehide muhalefet etmesi caiz olduğu için Peygambere de muhalefet caiz olsaydı o zaman Allah aşkına bu ayeti nereye koyacaktınız?: " Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman , mû'min olan bir erkek ve mû'min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık sapıklıkla sapıtmıştır." (Ahzap /36)

    Zannedersem bu kadarı Kur'ân'dan yeterlidir. Sünnetten de bir iki örnek vererek bu konuyu noktalamak istiyoruz: İbn-i Amr b.el-As'tan şöyle rivayet edilmiştir: "Ben Peygamber'den (s.a.a) duyduğum her şeyi yazardım. Ancak Kureyş beni bundan alıkoydu. Dediler ki: 'Sen Resulullah'ın her söylediğini yazıyorsun. Allah Resulü (s.a.a) de bir insandır; kızgınlık halinde de hoşnutluk halinde de konuşabilir. (Bu yüzden hata da yapabilir!)"

    Ondan sonra yazmaktan vazgeçtim bunu Allah Resulü (s.a.a)'e anlatınca, mübarek parmağıyla ağzını gösterdi ve şöyle buyurdu: "Yaz! Nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, bundan (ağzımdan) haktan başka bir şey çıkmaz." (7)

    Resulullah (s.a.a), bir ganimet paylaştırmasına itiraz eden bazı Müslümanlara şöyle buyurdu: "Ben size bir şey verdiğimde veya bir şeyden sizi mahrum bıraktığımda bir haznedarım ben; ancak emredildiğim şekilde hareket ederim." (8)

    Evet gördüğünüz gibi: "Allah Resulü bir beşerdir; neticede O da hata yapabilir..." diyenler bizzat Allah Resulünün zamanında dahi eksik değillerdi; ancak gördüğünüz gibi Allah Resulü nasıl hem de yemin ederek onlara gereken cevabı veriyor. Resulü'nden önce Allah'ın kendisi onların cevabını Kur'ân-ı Kerim'de vermiş, ama gören kim! Aynen, Kur'ân'daki: "Namaza yaklaşmayın...." cümlesini görüp de "Sarhoş olduğunuz halde" cümlesini görmeyen veya görmek istemeyen kimsenin misali. Allah Resulü'nün masumiyetinden bahsedildiği zaman hemen "Ya O da bir beşer değil mi?" cümlesine asılıp, Kur'ân'da bu cümlenin ardından gelen ve :"Bana vahy ediliyor..." (Kehf / 110) cümlesini görmeyenler zaten bütün hatayı da bu noktada yapıyorlar. Her şey işte "Bana vahy ediliyor" gerçeğinin altında yatıyor. Zaten böyle olmasaydı Allah-u Teala Resulü'nü insanlara örnek olarak tanıtır mıydı? Öyle bir örnek ki, bütün sözleri, fiilleri ve teyitleriyle insanlara bir ilahi hüccet niteliği taşıyor:

    "Hiç şüphesiz sizin için Allah'ın Resulünde güzel bir örnek vardır..." (Ahzap / 21)

     

    İkinci bölümde hakkında kesin Kur'ân ayeti bulunmayan konularda Allah Resulü'nün içtihad yaptığını iddia edenlere Peygamber'in Kur'ân ayeti bulunmayan konularda dahi vahiyle hareket ettiğini, ancak bu vahiylerin gayri Kur'ân'i vahiyler olduğunu ispatlamak için bizzat Kur'ân'dan ve hadislerden deliller sunmaya çalışacağız inşallah.

    B)- RESUL-U EKREM (S.A.A)'E GAYRİ KUR'ÂNİ VAHİYLERİN DE İNDİĞİNE DÂİR KUR'ÂN VE HADİSLERDEN DELİLLER

     

    1- Resulullah (s.a.a)'a gayri Kur'ân'i vahyin indiğini ispatlayan bir çok Kur'ân ayeti mevcuttur. Bunlardan birisi Cuma namazı hakkında inen ayetlerdir. Cuma Sûresi'nde bulunan bu ayetlerin içeriği, yine bu ayetlerin sebeb-i nüzulünde nakledilen rivayetler ve aynı şekilde ilk kılınan Cuma namazı hakkındaki tarihi belgeler Cuma namazını bu ayetlerin inmesiyle değil, daha önceleri farz kılındığını gösteriyor. Cuma namazı hakkında başka bir ayet Kur'ân'da bulunmadığına ve Allah Resulü de kendi yanından hüküm koyamayacağına göre bu hüküm (Cuma namazı) önceden gayri Kur'ân'i bir vahiyle Resulullah'ın Medine'ye hicret ettiği ilk günlerde inmiştir.

    Nakledildiğine göre Resulullah (s.a.a) Mekke'den Medine'ye hicret ederken Rebiyülevvel ayının Pazartesi gününde Medine yakınlarına varmış ve dört gün "Kuba" denilen yerde Medine'ye girmeden Hz. Ali (a.s)'ın Mekke'den dönüşünü beklemiş ve orada "Kuba Mescidi"nin de temelini atmış ve o mescidin bugüne kadar varlığı devam etmiştir. Hz. Ali geldikten sonra Cuma günü Medine'ye doğru hareket etmiştir. "Beni Salim" mahallesine vardığında orada Müslümanlarla birlikte ilk Cuma namazını kıldırmıştır. Halbuki biz biliyoruz ki, Cuma sûresindeki bu ayetler bu olaydan sonra nazil olmuştur. Ayetlerin sebeb-i nüzulünde tefsirlerde şöyle denilmektedir: "Yılların birisinde Medine kurak ve kıtlık bir yıl yaşıyordu. Halkın muhtaç olduğu maddeler oldukça pahalı fiyatlarla satılıyordu. İşte böyle bir durumda Cuma'ya rastlayan bir günde Dıhyet-ül Kelbi (ki henüz Müslüman olmamıştı) Şam'dan gıda maddeleri yüklü bir kervanla Medine'ye geldi. Adet üzerine kervanın gelişini ilan etmek için davul ve bazı diğer aletleri çalmaya başladılar; tam o sırada Resulullah (s.a.a) Müslümanlara Cuma hutbesi okuyordu. Hutbeyi dinleyen Müslümanların çoğu kervandaki mallardan kendilerine bir şey kalmaz korkusuyla Resulullah (s.a.a)'ı hutbe okur halde bırakıp kervana koştular. Nakledildiğine göre sadece on iki erkek ve bir kadın mescidde kaldılar. İşte o sırada bu ayetler inerek Müslümanların bu fiilini ve Cuma namazı hakkındaki diğer ihmalkarlıklarını (namaz vaktinde alışveriş ile meşgul olma gibi) şiddetle kınayıp onları uyardı. Allah Resulü de şöyle buyurdu: "Eğer bu az grup da terk edip gitselerdi, gökten taş yağardı." (9)

    Bütün bunları ayetlerin içeriğini dikkate aldığımızda açık bir şekilde anlamak mümkündür. Ayetlerde şöyle buyurmaktadır Allah-u Teala:

    "Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında, hemen Allah'ı zikretmeğe koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." * "Artık namazı kılınca yeryüzüne dağılın. Allah'ın fazlını isteyip-arayın ve Allah'ı çokça zikredin; umulur ki, felâha kavuşmuş olursunuz."

    "Oysa onlar bir ticaret yada bir eğlence konusu ve fırsatı gördükleri zaman hemen ona sökün ettiler ve seni ayakta (hutbe okur halde) bıraktılar. De ki: 'Allah'ın katında bulunan eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızkı verenlerin en hayırlısıdır."                   (Cuma / 9-10-11)

    Görüldüğü gibi bu ayetlerde Cuma namazının farziyetinden bahsedilmiyor. Diğer birçok hükmün (namaz, oruç, zekat, hac vb.) farz kılınışında Kur'ân'da gördüğümüz hitap tarzı burada yoktur. Ayetlerin içeriği Müslümanlar arasında Cuma namazına karşı bir gevşeklik ve önemsemeyişi dile getirip bunu kınamak ve yapılması gerekeni hatırlatmaktan öteye geçmiyor.

    Belli oluyor ki, önceden Cuma namazı için ezan okunduğunda bir çoğu, bu çağrıya icabet etmenin yerine kendi alış-verişleri ve dünyevi işleri veya eğlencevi şeylerle meşgul oluyorlardı. Onun için: "Ey iman edenler namaza çağrı yapıldığında..." ayetiyle uyarılıyorlar. Bir kısmı ise Resulullah'ı hutbe üzerinde bırakarak ticaret kervanına ve eğlence seyretmeye koştuklarında ise: "Onlar bir ticaret yada eğlence..." ayetiyle hem kınanıyor hem de uyarılıyorlardı.

     

    2- Allah Resulü (s.a.a)'in içtihad yapmadığını ve Müslümanların din veya dünyalarıyla ilgili direktif niteliği taşıyan bütün açıklama ve kararlarının vahye dayandığını, ancak bu vahiylerin bir kısmının Kur'ânî (hem kalıp hem de muhtevasının vahiy ve mucizevi) olmasının yanı sıra bir kısmının da gayri Kur'ânî (muhtevanın Allah'tan olduğu, kalıbın ve açıklama şeklinin ise Peygambere bırakıldığı) vahiyler olduğunu ispatlayan bir başka Kur'ân'i delillimiz, Enfal Sûresi'nin Bedir savaşı hakkındaki bazı ayetleridir.

    Enfal sûresinin Bedir savaşından sonra indiğinde müfessirler ittifak etmişlerdir. Oysa Bedir savaşında Allah Resulü'nün (s.a.a) bazı hareketlerinin bizzat vahiyle yönlendirildiğini yine Kur'ân'dan öğreniyoruz. Mesela bu sûrenin 5. ayetinde: "Rabbin seni evinden hak uğrunda (savaşa) çıkardığında, mu'minlerden bir grup isteksizdi" şeklindeki ilahi buyruk, Allah Resulünün bizzat Allah'ın emri ve vahyiyle evinden savaş için çıktığını bildirmektedir. Yine 7. ayette: "Hani Allah iki topluluktan (Kureyş'in ticaret kervanı veya savaş ordusundan) birisinin muhakkak sizin olacağını (birisiyle karşılaşacağınızı ve ona galip geleceğinizi) size vaadetmişti; siz de güçsüz, silahsız olanın sizin olmasını istemekteydiniz..." diye savaştan önceki birtakım ilahi vaatlerden bahsetmektedir. Halbuki Kur'ân'ın başka hiçbir yerinde Bedir savaşından önce nazil olan ve sözü geçen konulardan bahseden başka bir ayet bulunmamaktadır. Enfal sûresinin söz konusu ayetleri ise Bedirden sonra nazil olmuştur. Böylece anlaşılıyor ki, bahsi geçen emir ve vaatler Bedir öncesi gayri Kur'âni vahiyle Resulullah (s.a.a)'a bildirilmişti.

     

    3- Resul-i Ekrem (s.a.a)'e gayri Kur'âni vahyin de indiğini teyit eden bir başka Kur'ânî delilimiz yine Enfal sûresinden ve Bedir savaşı hakkında inen 67-68-69. Ayetlerdir. Maalesef bazıları bizim bu ayetlerden istifade ettiğimizin tam tersine, bu ayetleri Allah Resulü'nün yaptığı, fakat hata ettiği bir içtihada delil göstermeye çalışıyorlar. Halbuki yapacağımız izahattan sonra, Allah'ın izniyle görülecektir ki, bu ayetler, değil Allah Resulü'nün yanlış içtihad yaptığı, bilakis Resulullah'ın diğer yerlerde olduğu gibi bu noktada da kendi içtihad ve re'yiyle değil, bizzat vahiyle hareket ettiğini göstermektedir (bazen Kur'ânî, bazen ise gayri Kur'âni vahiyle). Şimdi önce bu ayetlerin mealini vereceğiz; daha sonra ayetlerin sebeb-i nüzulünü ve bu ayetleri Resulullah'ın hatalı içtihad yaptığına delil gösterenlerin yaklaşımlarını, sonra da cevabımızı kısaca arz etmeye çalışacağız inşallah.

    "Hiçbir peygambere yeryüzünde, kesin bir zafer kazanıncaya (dini yeryüzünde kökleşinceye) kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür. Ve hikmet sahibidir. (67)

    Eğer Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınız (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu. (69)

    Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkup sakının. Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (69)

    Bazıları bu ayetlerin zahirine ve nakledilen bazı rivayetlere dayanarak Bedir savaşında Müslümanların esir almaları, sonra da esirleri fidye karşılığında serbest bırakmalarını Resulullah'ın bir içtihadından ileri geldiğini, fakat bu içtihadda hata yaptığı için Allah tarafından kınandığını, dolayısıyla bu kınamanın Resulullah'a veya Resulullah ile birlikteki müslümanlara yönelik olduğunu öne sürmektedirler.

    Bu yaklaşımı sergileyenler, makalenin başında da değindiğimiz Peygamber'in masumiyet delillerini ve her konuda vahiyle yönlendirildiğini dikkate almamanın yanı sıra, hatta söz konusu ayetlerin içeriğini dahi dikkatle inceleme zahmetinde bulunmuyorlar maalesef.

    Bizce her şeyden önce ayetlerin kendi muhtevası dikkate alınırsa, ayetlerdeki kınamanın Allah Resulü (s.a.a)'e yönelik olamayacağı açıkça görülür.

    67. ayette şöyle buyurmaktadır:

    "...Siz (şu esir almanızla) dünyanın geçici metaını istiyorsunuz. Oysa Allah (sizin için) ahireti istemektedir..."

    Allah Resulü'nün hayatı ve şahsiyetine az da olsa vakıf ve arif olan bir kimse Resulullah'ın bu ilahi uyarıya muhatap olmasına ihtimal dahi verilebilir mi?!

    Hedefi için dünya ve dünyevî her şeye sırt çeviren, müşriklerin tekliflerine karşı "Güneşi sağ elime ayı da sol elime koysalar dahi yine de davamdan vazgeçmem" buyuran Allah'ın Habibi esirlerden gelecek üç-beş kuruş fidyeye mi göz dikmişti?!

    Bazıları, bu olayda Resulullah ve Müslümanlar dünya ve ahireti birlikte istiyorlardı, diyorlar. Bu hüsn-i zan Resulullah hakkında fena değil; ancak Kur'ân bunu dahi reddederek açıkça: "Siz dünyanın geçici metaını istiyorsunuz..." buyurmaktadır. Bu ise ayetin muhatabı olan kimse ve kimselerin hakkında söz konusu hüsn-i zannın geçersiz olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

    68. ayette ise: "Eğer Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınıza (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu."

    Büyük azabın büyük günah ve isyan karşılığında olduğu açıktır. Şimdi acaba neuzu billah "Allah Resulü büyük bir günah işlemişti; onun için de büyük bir azabı hak etmişti" diyebilir miyiz?! Bunun ihtimalini dahi vermenin  ne kadar dehşet verici olduğunu insaf sahibi olan her kes teslim eder herhalde!

    Bunu, (bazılarının dediği gibi) küçük bir zelledir demekle de halletmek mümkün değil. Zira Kur'ân'ın açıkça büyük azabı gerektiren bir suç (büyük günah) nitelemesi ortadadır. Hekim ve adil Allah'ın bir zelle (küçük günah veya hata) karşılığında büyük azapla cezalandırması düşüne bilinir mi? Bütün bunlardan, bu kınamaların kesinlikle Allah Resulü'ne yönelik olmayacağını anlıyoruz.

    Öte yandan, bu ilahi hüküm (esir alınmaması gerektiği) savaştan önce Allah tarafından Resulullah'a (s.a.a) bildirilmişti. Eğer bildirilmediğini farz edersek, o zaman Allah-u Teala'nın bildirmediği bir hükümden dolayı mükellefleri kınaması, hatta onların büyük azabı hak ettiğinden bahsetmesi haksızlık olmaz mı? Hekim ve adil olan Allah'a böyle bir şeyi isnad etmek mümkün mü? Tabii ki değil. O halde bu kınama ve azap istihkakı, bu hükmün Peygamber'e savaş öncesi bildirildiğini gösteriyor. Eğer Allah-u Teala hükmü indirmişse, o halde Peygamber (s.a.a)'in de bu hükmü savaştan önce Müslümanlara tebliğ etmesi gerekir. Aksi takdirde vahyi saklama ve tebliğ vazifesini yapmama ve kendisine inen vahye muhalefet etme gibi bir garip durumla karşılaşırız ki bunun ihtimalini dahi vermek en büyük günahlardan sayılır. Bütün bunlardan şu kesin sonuca varıyoruz: Esir alınmaması hükmü, Allah tarafından gayri Kur'ânî bir vahiyle Peygamber'e bildirilmiş, O da bunu Müslümanlara tebliğ etmişti. Ancak Müslümanların birçoğu bu ilahi yasaklamaya rağmen belki de kendilerine göre bir takım akli hesaplarla yine de esir almış, sonra da Resulullah'ın yanına gelerek onları bu işlerinden dolayı mazur görmeye ve esirlerin karşılığında fidye almaya ısrarla razı etmeğe çalışıyorlardı ki söz konusu ayetler inerek onların bu fiilini kınamış ve hak ettikleri azabı yine de kendi lütuf ve merhametiyle onların üzerinden kaldırmış ve artık aldıkları ganimetleri ve esirler karşılığında fidye almayı helal kılmış ve ayetlerin sonunda, onları bundan sonra takvalı olmaya ve ilahi yasakları çiğnememeye davet etmiştir.

    Evet bu ayetlerin hiçbir yerinde, aynı şekilde nakledilen rivayetlerde, Resulullah'ın esir alma işine razı olduğu veya neuzu billah Müslümanları buna teşvik ettiğine dair en ufak bir işaret mevcut değildir. Tam aksine yukarıda söylediğimiz emareleri de dikkate aldığımızda Allah Resulü'nün bu hükmü Müslümanlara ilettiği ve esir alınmasına razı olmadığı anlaşılmaktadır.

    Resulullah'ın bu hükmü tebliğ etmesine bir başka emare olarak da Hz. Ali (s.a.)'ın bu savaşta, ölen yetmiş kâfirden otuza yakınını tek başına öldürmesi ve birçoğunun öldürülmesinde iştirak etmesine rağmen bir kişiyi dahi esir almamasını gösterebiliriz.(10) Halbuki bu kadar kafiri öldürebilen birisinin onları kolayca esir de alabileceğini her kes teslim eder herhalde.

    Bu tebliğin bir başka emaresi olarak da esirler alındıktan sonra söz konusu ayetler ininceye kadar, fidyeyi önerenlere karşı Allah Resulü'nün olumsuz tutumu ve esirlerin öldürülmesini önerenlerin önerilerine karşı sevinip bunu olumlu karşıladığını bir kısım rivayetlerden anlamamız mümkündür.(11) Hatta bazı rivayetlerde şöyle geçer: "Bedir günü Cebrail (a.s.) Resulullah'a (s.a.a) nazil olarak şöyle dedi: "Hiç şüphesiz Allah, kavminin esirler karşılığında fidye almak istemelerini sevmedi. Allah'ın emri sana şudur: "Artık onları iki şeyden birisini seçmekte serbest bırak; ya onları çıkarıp boyunlarını vursunlar; yada (bunu yapmazlarsa eğer) fidye alıp esirleri bıraksınlar; o zaman da fidye karşılığı bırakacakları (yetmiş) esirin sayısı kadar kendilerinden sonraları ölmelerine razı olsunlar..." Resulullah (s.a.a) bu ilahi vahyi asabına ilettiğinde, "Ya Resulallah, dediler, onlar bizim akrabalarımız ve kardeşlerimizdirler; (şimdilik) fidyelerini alıp düşmanlarımıza karşı güçlenelim de, sonradan onların sayısı kadar bizden şehid olacaksa da olsun, razıyız buna..." (12)

    İşte bütün bunlar Allah Resulü'nün bu olayda tam anlamıyla vazifesini yerine getirdiğini ve ilahi hükmü Müslümanlara savaş öncesi tebliğ ettiğini, fakat maalesef Müslümanların muhalefet ve ihmal yoluna gidip izinsiz esir aldıklarını ve aldıktan sonra da ısrarla esirlerin karşılığında fidye alınmasını Resulullah'a kabul ettirmeye çalıştıklarını gösteriyor.

     Bu açıklamalara ters düşen bazı zayıf rivayetler veya yorumlar varsa da onlara itibar edilmemesi gerekir; aksi takdirde zikrettiğimiz mahzurlarla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Eğer bu konuda Resulullah'a her hangi bir mesuliyet yüklemeğe kalkışır ve güya esir alınması veya esirler karşılığında fidye alınması Resulullah'ın aldığı bir karardı; ama kararında (haşa) hatalıydı dersek, o zaman söz konusu kınama ve azap istihkakı Müslümanlardan hiç birisine yönelik olmamalıdır. Zira Müslümanlar üzerine düşen şer'i vazifelerini (Resulullah'a itaat vazifesini) yerine getirmişlerdir. Aslında onlar bu itaatten dolayı medhhedilmeyi hak etmişlerdi, kınanma ve tehdidi değil!

    Sonra bu konuda Ehl-i sünnet kaynaklarında nakledilen bazı rivayetlerde alışık bir sahneyle karşılaşıyoruz. Bu kaynaklardan "Muvafıkat-ı Ömer" diye bir unvanla sık-sık karşılaşmak, mümkün. Güya birçok konuda (ki bunların sayısını İbn-i Hazm ve Suyutî gibi bazı alimler yirminin üzerine çıkmışlardır) Resulullah (s.a.a) ve 2. Halife Ömer tartışmış veya görüş ayrılığına düşmüşler; ancak sonradan Allah-u Teala Peygamber'ine değil de Ömer'e muvafık olarak ayet indirmiş(!). Bedir'de alınan esirler konusunda da benzer sahneyle karşılaşıyoruz. Bazı rivayetlere göre esirlerin öldürülmesini savunan tek kişi Ömer'di ve bu görüşünü Resulullah'a sorunca Allah Resulü bundan rahatsız olup, Ebu Bekir'in görüşüne (ki fidye alınmasını teklif ediyordu) meyletti. Ertesi gün Ömer Resulullah'ın yanına geldiğinde onu Ebu Bekir ile birlikte ağladığını görünce, sebebini sordu; Resulullah (s.a.a) da güya şöyle buyurdu: "Ömer'in görüşüne muhalefet ettiğimiz için az daha büyük bir azaba çarptırılacaktık! Eğer azap inseydi Hattab oğlundan başka kimse kurtulamayacaktı...! (13) Zira vahiy Peygamber'in değil Ömer'in görüşüne muvafık olarak inmişti. Bütün bunları görünce, insanın "Madem bu kadar görüşleri isabetli çıkıyordu ve Allah-u Teala çoğu zaman Peygamber'ine değil de ona muvafık vahiy indiriyorduysa, o zaman onu Peygamber seçseydi daha isabetli olmaz mıydı?!" diyesi geliyor içinden.

    Kısacası bu ayetlerin muhtevasını ve buraya kadar zikrettiğimiz nükteleri dikkate aldığımızda, yine Allah Resulü'nün içtihad yapmadığını ve vahiyle yönlendirildiğini ancak bu vahiylerin bir kısmının Kur'ânî ve bir kısmının da gayri Kur'ânî olduğunu anlıyoruz. (14)

     

    4- Resulullah (s.a.a)'e gayri Kur'ânî vahyin indiğini teyit eden diğer bir Kur'ânî delilimiz, Hicretin 6. Yılında Resul-i Ekrem (s.a.a)'in asabıyla birlikte, Mekke'nin ziyareti için Medine'den hareket etmeleri gerektiği hakkında kendisine rüyada edilen vahiydir. Resulullah'ın bu hareketi Mekke ziyaretiyle değil Hüdeybiye anlaşmasıyla sonuçlandığında Peygamber (s.a.a) ashaptan bir kısmının dedikodu ve eleştirilerine maruz kalınca Allah-u Teala şu ayeti indirerek Resulü'nü teyit ve tasdik etmiştir. "Andolsun ki Allah, Resulü'nün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kimini de) kısaltmış olarak, korkusuzca gireceksiniz..." (Fetih / 27)

    Görüldüğü gibi bu ayetlerde Allah Resulü'ne rüyada, ashabıyla birlikte Mekke'ye doğru hareket etmesi gerektiğinin vahy edildiğinden bahsetmektedir. Öte yandan şunu da biliyoruz ki Kur'ân-ı Kerim'in hiçbir yerinde Allah Resulü'ne edilen söz konusu vahye herhangi bir işaret bulunmamaktadır. Fetih sûresinin 27. ayeti ise bu hadiseden sonra ashaptan bazılarının itiraz ve tereddütlerini reddedip Resulullah'ı teyit etmek için inmiştir. Kaldı ki zahiren Kur'ân ayetlerinin hiç birisi rüyada vahy edilmemiş, Cebrail (a.s) vasıtasıyla uyanıkken Resulullah'a indirilmiştir.

     

    5- Bu bölüme gayri Kur'ânî vahyin de Resulullah'a indiğini teyit eden birkaç hadisle son vermek istiyoruz:

    Kenz-ül Ummal isimli meşhur hadis külliyatında, Müsned-i Ahmed ve Sahih-i Ebi Davut'tan , El-Mirkât kitabında ise Sahih-i Ebi Davud ve Sünen-i İbn-i Mace'den şöyle nakledilmektedir: Allah Resulü şöyle buyurdu: "Şunu bilin ki, hiç şüphesiz bana kitap (Kur'ân) ve onunla birlikte onun misli kadar (başka vahiyler de) verildi. Dikkat edin! Olur ki, koltuğuna yaslanmış karnı tok bir kişi (çıkarda) şöyle der: "Size şu Kur'ân (yeter), ondan ayrılmayın; ondan bulduğunuz helâli helâl ve ondan bulduğunuz haramı haram sayın (yeter)." (15)

    İmam Şafii ise Müsnedi'nin risalet bölümünde Resulullah'tan şu hadisi nakleder: "Sizden koltuğuna yaslanmış birini görmeyeyim ki, kendisine benden bir emir veya nehiy geldiğinde: 'Bilmiyorum; biz ancak Allah'ın kitabında bulduğumuza uyarız' desin." (16)

    Yine Ali b. Sultan el-Mirkât kitabında İrbaz b. Sâriye kanalıyla şöyle rivayet etmektedir: "Allah Resulü kalkıp şöyle buyurdu: 'Sizden biri koltuğuna yaslandığı halde şöyle mi zannediyor: 'Allah'ın haram kıldığı her şey bu Kur'ân'da mevcuttur (eğer yoksa haram değildir).' 'Dikkat edin! Allah'a andolsun ki bana (ayriyeten) şu Kur'ân kadar veya ondan daha fazla emir, öğüt ve nehiy (yasaklayıcı emir) verildi." (17)

    Evet Allah Resulü bu hadislerde açıkça, çeşitli konularda emir ve nehiy niteliği taşıyan vahiylerin, helal ve haramları içeren ilahi hükümlerin de kendisine indiğini beyan etmektedir.

     

    C- PEYGAMBER (S.A.A)'İN HATALI İCTİHATLARI !!

     

    Bu bölümde bazıları tarafından Allah Resulüne (s.a.a) isnad edilen bazı hatalı ictihadları ele alıp, onları tahlil etmeğe çalışacağız. Bu ictihadlardan birisi olarak zikredilen, Bedir savaşındaki esir alma ve esirleri fidye karşılığı serbest bırakma olayını önceki bölümde değinmiş ve cevaplamıştık.

    Buna örnek olarak zikredilen bir başka olay da yine Bedir savaşıyla ilgilidir. içtihad görüşünü savunanlar bazı rivayetlere dayanarak diyorlar ki: "Resulullah (s.a.a) İslam ordusunu Bedir'e en yakın su kuyusunun yanında indirmişti. Ashaptan Habbab b. Münzir adında birisi Resulullah (s.a.a)'a gelerek "Ya Resulullah, dedi, eğer bu işi (orduyu bu mekanda yerleştirmeyi) vahye dayanarak yaptıysan bir diyeceğim yok. Ama eğer kendi görüşüne dayanarak böyle bir uygulamaya gittiysen, benim başka bir önerim var. Bence orduyu düşmana en yakın suyun bulunduğu yere yerleştirelim; sonra da havuzlar yapıp onları suyla doldurduktan sonra kuyuları kapatalım. Böylece Müslümanların elinde su bulunsun, müşrikler de sudan mahrum kalsınlar. Resulullah (s.a.a) Habbab'ın görüşünü beğenip onun önerdiği şekilde hareket etti ve kararından vazgeçti." (18) İşte diyorlar Peygamber (s.a.a) önce içtihad yapıp, sonra da içtihadının hatalı olduğunu anlayınca ondan vazgeçti.

    Bizce bu rivayet sahih değildir; çünkü, evvela Keşşâf ve diğer bir çok tefsirin, Envar-üt Tenzil'in, El-Medârik'in, Feth-ül Kadir'in, Sire-i Halebiye'nin ve.... de yazdığına göre müşriklerin yerleştiği en yüksek vadi yamacı, su bulunan ve iyi bir araziye sahip olan bir yerdi. Aşağı vadi yamacında ise hem su yoktu, hem de ayakların gömüldüğü yumuşak kumlu bir araziye sahipti. (19)

     Saniyen yine kaynakların yazdığına göre, Bedir'e ilk gelip yerleşen müşrikler idi; böyle olunca da onların su bulunan yeri düşmana bırakıp, su olmayan yerde yerleşmeleri makul bir ihtimal değildir.

    Sonra İbn-i Esir tarihinde İbn-i İshak'tan şöyle nakledilmektedir: "Müşrikler, Müslümanların yaptıkları havuzlardan su almaya geldiklerinde Allah Resulü (s.a.a) kimsenin onlara dokunmamasını emretti." (20) Nasıl ki Hz. Emir-ül Mü'minin Ali (a.s) Sıffin savaşında, kendilerini sudan mahrum bırakan Muaviye ordusunu geri püskürtüp nehri ele geçirdiklerinde, bazılarının misilleme yapmayı ısrar etmelerine rağmen, kabul etmemiş ve suyu onlara serbest bırakmıştı. Evet Allah Resulü'ne ve Allah'ın velisine yakışan ve onlardan beklenen de budur zaten.

    Evet bizce bu konuda nakledilen en sahih rivayet şudur: "Müslümanlar sudan mahrum kalmışlardı; Allah-u Teala yine gaybî bir imdat olarak geceleyin şiddetli bir yağmur yağdırmış, öyle ki bütün vadi akmaya başlamış; (aşağı taraflarda bulunan) Müslümanlar havuzlar yaparak onları ve getirdikleri kapları suyla doldurmuş; hayvanlarını suya doyurmuş, içmiş ve gusletmişlerdi...." (21) İşte havuz yapma olayının sırrı da bundan ibaretti; yukarıda bazılarının söylediği değil.

    Görüldüğü gibi burada da her hangi bir içtihad ortada yoktur ki, onda hata yapılıp yapılmadığı da söz konusu olsun. (22)

     

    Resululah (s.a.a)'ın hatalı içtihadı olarak delil gösterilen ve dillerde oldukça meşhur olan bir diğer rivayet de "Hurmaların Aşılanması" olayıdır.

    Musa b. Talha babasından şöyle rivayet ediyor: "Allah Resulü'yle birlikte hurma ağaçlarının tepelerinde duran bir topluluğa uğradık. Resul (s.a.a) 'Bunlar ne yapıyor?' diye sordu. Dedim ki: 'Onu aşılıyorlar; erkeği dişisine koyarlarda o aşılanır!' Resul-i Ekrem (s.a.a): 'Bunun pek fayda getireceğini zannetmiyorum' dedi. O insanlara bu haber verilince aşılamayı bıraktılar da hurma ağaçları ürün vermez oldu. Resulullah (s.a.a) bunu duyunca şöyle buyurdu: 'Eğer bu onlara yarar sağlıyorsa yapsınlar. Ben sadece bir zanda bulundum. Ama size Allah'tan bir şey haber verdiğimde onu muhakkak alın. Zira ben Allah'a karşı asla yalan söylemem.'

    Bir başka rivayette ise şöyle buyurduğu nakledilmiştir. "Ben ancak bir insanım; size dininizle ilgili bir şeyi emrettiğimde onu alın. Kendi görüşümden bir şeyi emrettiğimde ise ben ancak bir insanım."

    Üçüncü bir rivayette ise: "...Siz dünyaya ait işlerinizi daha iyi bilirsiniz" cümlesi yer almaktadır. Bir diğerinde ise: "Ben ne çiftçiyim nede hurma sahibiyim" ibaresi kullanılmıştır. (23)

    Bizce her şeyden önce bu rivayetin kendisi kendisini yalanlamaktadır. Rivayetlerin bazısında belirtildiği üzere güya bu olay Medine'de vuku bulmuştur. Düşünün bir insan elli yıldan fazla bir toplumda yaşayacak ve o insanların en yaygın uğraşısı olan bir işin en basit ve herkes tarafından bilinen bir kuralını bilmeyecek; olacak şey mi?! Sonra madem o konu hakkında bilgisi yoktu, neden bilmediği bir şeye müdahalede bulunup o kadar insanın zarar ve ziyanına uğramasına vesile oluyor; sonra da kalkıp beni bu konuda sorgulayamazsınız" diyor? Bunu sıradan bir insana hoş görürler mi ki, Allah'ın Resulü'ne (ki insanlar onun şahsiyetine ve peygamberliğine güvenle sözünü dinlemişlerdi; yoksa yıllarca tecrübe ettikleri bir şeyi, her hangi birisinin sözüyle terk ederler miydi?) hoş görsünler! Bir insanın ancak bildiği şeylerde görüş belirtmesinin doğru olabileceği hem akli, hem de şer'i bir kuraldır. Nasıl olur da Allah'ın Resulü, insanlığın kılavuzu olan en akıllı insan, bu kadar basit bir kuralı kendisi çiğner?! Sonra o insanlar onun sözüne güvenerek onca zarara katlandıkları için, Allah Resulü onların bu durumları karşısında kendisini sorumlu bilmelidir; fakat o, değil her hangi bir sorumluluğu üstlenmeği, üstelik (güya) "Beni sorgulayamazsınız" diyor. Bu olacak şey mi?!

    Kısacası biz böyle bir davranışı, Peygamber'e değil, sıradan akıllı bir insana bile yakıştırmadığımız için, bu rivayet üzerinde bundan fazla durmuyor ve onun esastan uydurma olduğuna inanıyoruz.

    Bu yüzden de böyle bir rivayeti Allah Resulünün güya hatalı içtihadına delil göstermeği en az rivayetin kendisi kadar saçma buluyoruz.

     

    kevsernet

     

    KAYNAKLAR VE DİPNOTLAR:

    1-         El-Ahkam,  C.4, S.134.

    2-         El-Ahkam,  C.4, S.290.

    3-         El-Menar Tefsiri,  C.10, S.465-466

    4-         Şerh-i Tecrid, İmamet Bölümü.

    5-         Şerh-i Nehc-ül Belağa (İbn-i Ebi-l Hadid), El-Muğni'den naklen, C.17, S.176.

    6-         Al-i İmran 32, Nisa 59, Maide 92, Enfal 1-20-46, Nur 54, Muhammed 33.....

    7-         Cem-ül Fevâid (İz Yayıncılık), C.1, S.69, Hadis: 317, Ebu Davud'dan Naklen.

    8-         Sünen-i Ebi Davud, C.3, S.136, Hadis: 2949, Müsned-i Ahmed, C.3, S.191, Hadis: 8161, Kenz-ül Ummal, Hadis: 16711.

    9-         Bu konuda tefsirlerin Cuma sûresinin tefsiri bölümüne müracaat edilebilir; bizim yaptığımız alıntılar "Numune" tefsirindendir.

    10-       El-Mizan Tefsiri, C.10, S.136.

    11-       Tarih-i Taberi, C.1, S.169, Sire-i Halebiye, C.2, S.190, Sahih-i Müslim, C.5, S.156, El-Kamil (İbn-i Esir), C.2, S.136, Kenz-ül Ummal, C.5, S.265, Hayat-üs Sahâbe, C.2,  S.42, Esbâb-ün Nüzûl, S.137, Ed-Dürr-ül Mensur, C.3, S.201-203, El-Mizân, C.10, S.134.

    12-       Tarih-ül Hamis, C.1, S.393, Feth-ül Bâri, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Habbân, Müsdedrek-i Hâkim'den naklen, El-Musannaf (Abdurrazzak), C.5, S.210, Tarih-i İbn-i Kesir, C.3, S.298, Tabâkât-ı İbn-i Sa'd, C.2, S.14...

    13-       Yukarıdaki kaynaklar ve Tarih-i Hamis, C.1, S.393, El-Mûstasfâ (Gazâlî), C.2, S.356.

    14-       Bu bölümde en çok değerli muhakkik ve büyük alim üstad Cafer Murtaza Âmili'nin "Es-Sahih-u Min-es Siret-in Nebeviyye" kitabından istifade ettik; isteyenler bu kitaba, C.3, S.242'den itibaren müracaat edebilirler. Yine Merhum Allâme Tabatabai'nin El-Mizan Tefsirinden azami ölçüde yararlandık. Allah hepsinden razı olsun.

    15-       Ken-ül Ummal, C.1, S.44,  El-Mirkât (Ali b. Sultan), C.1, S.195.

    16-       Musned-i İmam Şafii, S.136. Aynı hadis El-Mirkât kitabında, C.1, S.194, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Sahih-i Tirmizî ve İbn-i Mâce'den nakledilmiştir.

    17-       El-Mirkât, C.1, S.197.

    18-       Sire-i İbn-i Hişâm, C.2, S.272, Sire-i Halebiye, C.2, S.155, El-Kâmil (İbn-i Esir), C.2, S.122.

    19-       El-Keşşâf, C.2, S.203-223,  Tefsir-i  C.3, S.171,  Sire-i Halebiye, C.2, S.154, Feth-ül Kadır, C.2, S.291.

    20-       El-Kâmil (İbn-i Esir),  C.2, S.123.

    21-       El-Keşşâf Tefsiri, C.2, S.203-204, İbn-i Kesir Tefsiri, C.2, S.292. Son kaynak havuz yapma konusuna değinmemiştir.

    22-       Bu olay hakkında azami derecede üstad Cafer Murtaza Amili'nin "Es-Sahih-u Min-es- Sire" adlı eserinden yararlandık,  C.3, S.179.

    23-      Sahih-i Müslim C:7  Kitab-ül Fazail 139-140  Müsned-i İbn-i Hanbel  C.1 / S.162  C.3 / S.152 Sünen-i İbn-i Mace  C.2  Kitab-ür Rihan 15  Kitab-üt Tahsil-i vel-Beyan (İbn-i Rüşd)......

0
0
0
s2smodern

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile